Rapor Sunumu
      Fotoğraf Albümü
      Forum
      Katılımcılar
      Sunumlar
      Düzenleyen Kuruluşlar
      Faydalı Bağlantılar
      Basında
Ana Sayfa   |   İletişim   |   Görüşleriniz English  

Dr. Nurcan TÖRENLİ
Ankara Üniversitesi, İletişim Fakültesi
torenli@media.ankara.edu.tr

Bu sunum toplantı öncesinde katılımcıları mevcut durumdan ve çalışmalardan haberdar etmek amacıyla Dr.Nurcan Törenli tarafından hazırlanmış ve yapılmıştır.

Bilgi toplumuna yönelişte stratejik yaklaşımın gereği olarak “toplumsal hazırlığın” temellerini oluşturma.

Bilgi toplumuna yolculuğun ya da e-Dönüşüm sürecinin sosyal boyutlarının Türk toplumuna yansımalarının neler olabileceği sorusunu daha iyi değerlendirebilmek için bu soruyu birkaç parçaya ayırmak yerinde olacaktır. Öncelikle bilgi toplumu kavramından ne ya da neler anlaşıldığını netleştirmek gerekmektedir. Türkçe’de “information society” kavramı yaygın olarak bilgi toplumu olarak adlandırılmaktadır. Ancak İngilizce’de “knowledge society” olarak adlandırılan kavram ile Türkçe’ye bilgi toplumu olarak aktardığımız “information society” kavram arasında en azından akademik literatürde iki farklı bakış açısının olduğunu atlamamamız gerekiyor. Enformasyon toplumu kavramsallaştırması daha çok yeni ve bütünsel bir toplumsal oluşuma; McLuhan, Daniel Bell ya da Masuda gibi toplum bilimcilerin düşünsel temellerini hazırladığı ve kapitalist üretimin temelini “ucuz enerji girdisinden” çıkarıp “ucuz enformasyon girdisine” transfer etmek isteyen ekonomi-politik bir bakış açısına yaslanmaktadır.

Bilgi Toplumu yaklaşımı ise bu bakış açısına bir tepki bağlamında özellikle Birleşmiş Milletler Bilim ve Teknoloji Çalışma Grubu’nun (UNCSTAD) ortaya koyduğu farklı bir bakış açısını yansıtmaktadır. Bu bakış açısı, enformasyon toplumu söylemi gibi toplumsal yapıları ilkel toplum, feodal toplum, sanayi toplumu ve enformasyon toplumu gibi çizgisel, doğal akış süreci içerisinde varılacak aşamalar olarak değerlendirmemektedir. Sonuç olarak bilgi toplumu yaklaşımı bilişim teknolojilerinden ulusal kalkınmayı gerçekleştirmek ve verimliliği artırmak için en üst düzeyde yararlanmayı amaçlayan; bu amaçla politikalar geliştirip bunları uygulamaya koyan, sürekliliği ve sürdürülebilirliği hedefleyen toplumsal hareketlilik halini yansıtmaktadır. Kısacası bilişim teknolojileri yeni küresel ekonominin yapılandırılması için temel araçlar olmanın yanı sıra temel araştırma nesneleri haline de gelmişlerdir. II. Dünya Savaşı sonrasında bilişim teknolojilerine yönelimle birlikte gündeme gelen kamusal programlarla telekomünikasyon altyapısına ve hizmetlerine dönük kamusal politikalar, bu eylemlilik halinin önemli birer göstergesi ve politika yaklaşımları olarak dikkati çekmektedir.

Bu ayrımı ortaya koyduktan sonra bilgi toplumuna yolculukta gidilen yönü belirleyici nitelikteki iki ayrı politik tutumu ya da bilgi toplumu politikaları oluşturma ve bunları uygulamada iki farklı seçeneği de gündeme getirmemiz gerekmektedir. Bu ayrımı bilgi toplumuna yolculukta stratejik ya da idealist yaklaşım olarak adlandırabiliriz. Genelde bilgi toplumunu tanımlarken ya da hangi toplumların bilgi toplumu olarak değerlendirilebileceği tartışılırken genelde üniversite sayısı, genç nüfus içindeki üniversiteli öğrenci sayısı, bilgisayar ya da Internet kullanıcı sayısı gibi nicel ölçütler öne çıkarılır. Ancak bu nicel bakış açısı içerisinde unutulan ya da eksik bırakılan bir nokta var: Bilgi toplumunun sosyal boyutları. Bilişim teknolojilerinin veya Internet’e erişimin yaygınlık kazanmış olması insanların daha fazla enformasyona sahip oldukları anlamına gelmemektedir. Dolayısıyla Internet üzerinde kullanımımıza sunulmuş olan açık-kodlanmış bilginin bizleri bilgilendirici niteliğini, bizlerin gereksinimlerimizle, içinde yaşadığımız koşullarla bağlantılıdır. Oysa Internet üzerindeki bilgi genel geçer niteliktedir ve insanların toplumsal yaşamlarına katkı yapması beklenen özellikli ya da know-how dediğimiz örtük nitelikteki bilgiden farklıdır. Bu nedenle de yararlanılacak bilginin, bu bilgiden yararlanacak olanlarla ilişkisi sosyal boyutlar anlamında yeterince kurulamamaktadır.

Üstelik bu ilişkinin kurulması süreci o insanların kendi başlarına gerçekleştirebilecekleri bir durum da değildir. Bilginin, bu insanlara gereksinimlerine uygun içerik ve biçimde ulaştırılması gerekmektedir. Dolayısıyla yaygın erişimin sadece nicel değil nitel bir boyutu da bulunmaktadır ve her iki boyutta var olan düzeyler birbirleriyle örtüşmedikleri takdirde yaygınlığın anlamı da bulanıklaşacaktır. Üstelik tüm toplum kesimleri açısından maddi yaşama ilişkin koşulların olumlu yönde geliştirilmesi yönündeki gereksinimler, bilginin bu iki boyutu birbirinden kopuk kaldığı, devre tamamlanmadığı için karşılanamamış olacak ya da kişisel “başarı hikayeleri” düzeyiyle sınırlı kalıp, toplumun büyük bir çoğunluğu açısından “sanallaşacaktır”. İnanılmaz yoğunluktaki bilgiye erişim mümkün olsa bile alıcı tarafta bu bilgi kullanılabilir nitelikte değilse bunun ne ticari ne toplumsal bir anlamı olmayacaktır. Bu durum özellikle bilgi toplumunun olanaklarından yararlanamayan insanlar ya da toplum kesimleri açısından çok daha ağır bir eşitsizlik anlamına gelmekte ve enformasyon varsıllarıyla yoksulları arasındaki uçurum da giderek açılmaktadır.

Bu noktada stratejik veya idealist yaklaşımın farkı da ortaya çıkmaktadır. Bilgi toplumuna yolculuğu genelde piyasa mekanizmasının arz-talep dengesini gözeten ve maliyet tabanlı fiyatlandırma çerçevesinde önceliği parası olanlara veren tutumunun sergilendiği idealist model, bu niteliği ile bilgi toplumu politikalarının kamusal hizmet boyutunu dışarıda bırakmaktadır. Bu durum, özellikle WB, OECD ya da IMF gibi kuruluşların gelişmekte olan ülkelere sunduğu hazır bilgi toplumu reçetelerinde de gözükmektedir: Bilgi toplumuna giden ‘BT treni’, isteyen her toplumu parasını ödeyip, bilet almak ve yolculuk kurallarına uygun davranmak koşuluyla gelişmişler istasyonuna götürmek üzere sefere konmuş bulunmaktadır.

Oysa bilgi toplumu politikalarının işlevselliği, modelle bu modeli biçimlendiren, tanımlayan toplumsal koşullar arasındaki uyumun yakalanmış olmasıyla ilişkilidir. Dolayısıyla GOÜ’ler açısından modelin geçerliliği öncelikle “dışsal” karakteri nedeniyle sorunludur. Bu noktada da bilgi toplumu politikalarının ulusal karakteri (ulusal bilgi toplumu altyapısı ve bu alt yapıyı işlevsel-kullanılabilir kılacak politikalar anlamında) ve bu karakterle uyumlu politika oluşturma süreci önem kazanmaktadır. Bu nedenle de idealist yaklaşımın standartlaştırıcı, indirgemeci anlayışı içerisinde modelin uygulanabilirliği sorunlu hale gelmektedir.

Stratejik yaklaşım ise insana yapılan yatırımların ekonomik kalkınmada büyük payı olduğu ve bilgi toplumuna geçişte ‘toplumsal hazırlığın’ temelini oluşturduğu savının bilişim teknolojilerine erişim ve kullanım yetenekleri yanında toplumların sosyo-ekonomik yapılarındaki iç ve dış eşitsizliklerin üstesinden gelinebilirse geçerlilik kazanabilecek bir durum olduğunu dikkate alan bir bakış açısına sahiptir. Dolayısıyla bu ‘jenerik’ teknolojilerin, gelişmekte olan ülkeleri ve bu ülkelerdeki tüm kesimleri itildikleri sosyo- ekonomik dışlanmışlıktan kurtarabilmesi öncelikle “her ülkenin kendi ulusal enformasyon altyapısını tamamlamasından ve buna uygun stratejilerini belirlemesinden geçmektedir” (Mansell; 1998:6) . Bu durum ‘sürdürülebilir kalkınma’ hedeflerine de yanıt verebilecek niteliktedir. Dolayısıyla gelişmiş-gelişmemiş her toplumun düzenleyici politikalarındaki (bilim, teknoloji ve sanayi politikalarında) değişimle bu değişimi yönlendirecek olan somut girişimler, birlikte ele alınıp yürütülmesi gereken ortak bir eylemlilik halinin ya da BİLGİ TOPLUMUNA YOLCULUK sürecinin ifadesidir.

Nitekim Fransa’da ve Hollanda’da AB Anayasası için yapılan son referandumlarda çıkan 'hayır'lar, bir bakıma AB'nin entegrasyonu sırasında ulusal kimliklerin göz ardı edilişine verilen tepkilerdir. Dolayısıyla ulus-devletlerin ötesine giden 'uluslar üstü' veya 'çokuluslu' birliklerin bireylerden çok uzak iktidar yapıları oluşturduğu, yerel farklılıkların yeteri kadar gözetilmediği endişesi sandıklardan çıkan hayırlarla dile getirilmiştir. Bu örnekte bizlere Modelin neden içerisinden çıktığı toplumun yapısıyla, gereksinimleriyle, olanaklarıyla ve sorunlarıyla gerekli ilişkileri kurmuş olması gerektiğini göstermektedir. Bu bağlamda İlki 2002, ikincisi ise 2004 yılında gerçekleştirilen Türkiye Bilişim Şuraları çerçevesinde ortaya konan raporlarda ve çalışama dokümanlarında işaret ettiği gibi Türkiye, bilişim teknolojileri ve bu teknolojilerin üzerine temellendiği telekomünikasyon altyapısı açısından belirli bir yeteneğe-donanıma sahip olmakla birlikte bilgi toplumu politikaları bağlamında özellikle sayısal ağlara her yerden, eşit ve katlanılabilir bedeller üzerinden erişim, bilişim teknolojilerinin evcilleştirilmesi, e-hizmetlerde istikrarlı ve kullanıcı dostu hizmet anlayışının (garanti, güvenlik, bakım, yazılım-donanım güncellemesi vb.) yerleştirilmesi, dayanışmacı-katılımcı ağ ve bilgi toplumu politikalarının yapılandırılıp işler kılınması, e-hizmet sunucularının rekabetçi bir ortamda çalışabilmelerini sağlayacak düzenleyici yapının oluşturulması, bilişim teknolojilerinin sahip olduğu olanakların sayısal uçurumu (kent-kır, kurum-birey arasında) önleyecek biçimde ülkenin az gelişmiş bölgelerine de taşınması, bunun için gerekli kaynakların bulunması-yaratılması gibi “teknolojiden bir araç olarak yararlanmayı” engelleyen-kısıtlayan önemli sorunlarla karşı karşıya bulunmaktadır. Bu durum, e-hizmetlerden ticari anlamda kazanç beklentisi içerisinde olan üreticiler-hizmet sağlayıcıları açısından da geçerlidir.

Yukarıda sıralanan sorunlar bağlamında örtük bilgiyi insani-toplumsal kalkınmanın bir aracı olarak kullanabilmek, sıradan insanların yeteneklerini geliştirmeleri için yararlanmalarına açık hale getirmek kısacası bilişim teknolojilerini “evcilleştirmek” böylesi bir tutumun politika oluşturma süreçlerinde benimsenmesiyle gerçekleştirilebilir. Bu amaçla insanların destekleyici-dayanışmacı mekanizmalarla bu bilgiyi yorumlayabilir, kendi yaşamlarına aktarabilir hale getirilmesi gerekmektedir.

Bilgi toplumuna dönüşüm sürecinde, idealist yaklaşımın da etkisiyle Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı temel sorun, bilgi toplumu politikalarının sosyo-ekonomik politikalar yerine iletişim hizmetleri politikaları olarak değerlendirilmekte oluşudur. Bilgi toplumu ile ilişkili politikaların geliştirilmesinde temel ilkelerin ne olması gerektiği konusunda 1995 yılında Brüksel’de yapılan G7 Başkanları Toplantısı’nda 1996 yılında Juhannesburg’da yapılan G8 ISAD Toplantısı’nda ve de 2003 yılında Cenevre’de yapılan Dünya Bilgi Toplumu Zirvesi’nde evrensel hizmet ilkesinin işletilmesi ve bu amaçla “sayısal dayanışma fonu”nun kurulması, yeni iş alanlarının yaratılması, teknoloji alanında işbirliği, uygulamalarda ve içerikte çeşitlilik, altyapı uçurumunun daraltılması, Internet’in uluslararası yönetimi ve güvenliği gibi konuların altı çizilmişti. Ancak ilkeler düzeyinde varılan uzlaşı, aradan geçen süre içerisinde her üç toplantının katılımcıları arasında yaşanan güçlü rekabet ve pazar paylaşımı savaşımı nedeniyle uygulamaya geçirilememiştir.

Sonuç olarak diğer alanlarda olduğu gibi bilişim teknolojileri alanında da ulusal yenilik yaratma yeteneğini ancak üreten bir ekonominin yaratabileceği gerçeğinden yola çıkarak, bu konuda harekete geçirilecek toplumsal talebin, iç dinamikleri harekete geçirme açısından siyasal iradenin de önünü açacağını unutmamak gerekir. Dolayısıyla bilgi toplumuna topyekün yönelim, tüm toplumsal kesimlerin hem görev-sorumluluk hem de nimetlerden yararlanma anlamında ana gündemini oluşturmaktadır.

Gündemin kapsam ve önemi kamu, özel sektör, üniversiteler, sivil toplum kuruluşları gibi tüm toplumsal kesimlerin içinde yer alacağı katılımcı bir politika oluşturma sürecini gerektirmektedir. Bu bağlamda, Türkiye’nin küresel bilgi toplumu haritasında kendi ekonomisinin ve kendi iç dinamiklerinin talepleri ile “teknoloji üreten” bir ülke konumunda yer alması için neler yapılması gerektiği konusunda üzerinde emek harcanan her düşünce, her politika önerisi büyük önem taşımaktadır ve bu tartışma platform da böyle bir farkındalık içerisinde biraraya gelmiştir. Farkında olunan bir diğer konu da bu çalışmanın, enformasyon yoksullarının gereksinimlerini belirlemek ve bu gereksinimleri karşılamak için projeler geliştirmek anlamında bir ikinci faza da ihtiyaç duyduğudur. Bu ikici faz, BT’nin olanaklarının bu kesimler için anlamlı hale gelebilmesinin, geliştirilecek projelerin gereksinimler yanında yine bu kesimlerin sahip oldukları bireysel-mesleki donanım ve yetenekler üzerine inşa edilmesi gerekliliği noktasında daha da anlam ve önem kazanacaktır.